
Üç Nokta (…)
Neleri bırakmadık ki geride?
Ne vazgeçilmezlerden geçtik de geldik.
Sırasıyla; bebek, çocuk, genç, delikanlı, yetişkin olduk. Sonra dönüp etraftaki bebekleri, çocukları, gençleri, delikanlıları, yetişkinleri gördük. Ya da gördüğümüzü sandık.
Neydi aslında gördüğümüz?
Sahici hayatlar mıydı yoksa sahte fotoğraflar mı?
İnsan kelimeleri seviyordu; 21. yüzyıl diyordu, teknoloji diyordu, modern yaşam diyordu…
Peki ya “aslı” ne diyordu?
Bize en yakın bir o kadar da uzak olan gölgelerimiz ne diyordu? Yoksa biz de gölgelerimiz gibi karanlıkta mı kalmıştık?
Bakıyor ama görmüyor muyduk?
Biliyor ve yapmıyor muyduk?
Bana neci mi olmuştuk yoksa bana bir şey olmaz mı diyorduk?
Peki kim ödeyecekti bizim yanlışlarımızın hesabını..?
Noktalı Virgül (;)
Alice harikalar diyarındadır. Yol boyunca ilerler ve yolun 4’e ayrıldığı bir noktaya gelir. Nereye gideceğine karar veremez ve yoldan geçmekte olan adama sorar:
“Nereden gitmeliyim?”
Adam cevap verir. “Nereye gidiyorsun?”
Alice bunu hiç düşünmemiştir. “Bilmiyorum” der.
Ve işte o anda asıl kahraman ansiklopedik büyüklükteki, öz sözü söyler.
“Nereye gittiğini bilmiyorsan nereye gittiğin ne fark eder?”
Alice bu sözü duyduktan sonra depresyona girdi mi ya da hayata bakışı değişti mi bilmiyoruz. Alice’i bu problemiyle baş başa bırakıp yola devam edelim.
Varacağımız yeri bilmeden, düşünmeden oraya varamayız. Varacağımız yeri bildikten sonra “neden” gideceğimiz önem kazanıyor. Ancak bu da yetmiyor. Bu da yeterli değil. Bir öğrenci düşünelim. Varmak istediği nokta bir ay sonraki matematik sınavından 80 üzeri not almak. Yani öğrenci nereye varmak istediğini biliyor. Şimdi öğrenciyi izlemeye devam edelim. İlk birkaç gün sınav ile ilgili bilgi topluyor(ki çok güzel). İzlemeye devam ediyoruz. İlk hafta bunun dışında bir şey yapmıyor. İkinci ahafta hep arkadaşları ile vakit geçiriyor. 3. hafta derslere girmiyor. Son haftanın son günü şöyle düşünüyor; “İnşallah kolay bir sınav olur.” Şu an 2 şey düşünüyor olabilirsiniz. “Yok, artık olmaz böyle şey” ya da “Evet ben bu öğrenciyi çok iyi tanıyorum” peki bu öğrenci çalışmayınca, vazifelerini yerine getirmeyince, yanlış şeyler yapınca amacına ulaşamayacağını, hayal kırıklığı yaşayacağını bilmiyor mu? Elbette biliyor.
Sınavlara hazırlananlar, yeni karar arifesinde olanlar, evlenecekler… Varacağınız noktayı biliyor olabilirsiniz; ama şimdi bir A4 kâğıda kocaman bir soru işareti (?) çizin. Gittiğiniz yol, yaptıklarınız, tercihleriniz, es geçtikleriniz, umursamadıklarınız sizi oraya götürebilecek mi?
Nokta (.)
Ben bu probleme Victor E. Frankl’in bir ifadesi olan “Anlamsal Varoluş Boşluğu” diyorum. İnsan o kadar değerli ve güçlü bir varlık ki anlamsızlığı, boşluğu kabul edemiyor. Ve insanın hayatındaki anlamsal boşluklar ona yanlış şeyler yaptırabiliyor. Onu hedefinden, gerçeklinden alıkoyabiliyor. Anlamsal varoluşunda boşluklar oluşturan(evet bizim suçumuz!) insan kendinden uzaklaşıyor. “Kendi” yapan değerlerini yavaş yavaş kaybediyor. Varoluşsal yalnızlık yaşayan insanlar başka insanların yaptıklarını yapmaya(uydumculuk) veya başkalarının beklentilerini karşılamaya(totalitercilik) yönelik hareket etmeye başlıyorlar.
“Kendi” olamayan, başkalarının yaptığını yapmak zorunda hisseden ve başkalarının, kendi kişiliğini ezen, es geçen isteklerine boyun eğen bir kişi yüzde kaç insan, yüzde kaç robot yüzde kaç kukladır?
“Kendi” olmaktan vazgeçmeyenlere…
Birincitekilsahis - YANKI Dergisi 1. Sayı(Kasım)